ENERJİ BAĞIMLILIĞI

6 05 2007



Enerji kaynakları ve enerji çağımda hayati derecede önem sahiptir. Bu nedenle Türkiye gibi enerji kaynakları kısıtlı ya da yetersiz olan ülkeler başka ülkelerden enerji kaynağı ithal etme yoluna gitmektedirler. Isınmadan üretime değin her alanda ihtiyacımız olan enerjinin üretileceği kaynakların nereden, ne kadar ve ne şekilde temin edildiği oldukça önemlidir. Maalesef enerji kaynakları kısıtlı olan ülkemiz adeta bu alanda dışa, daha da kötüsü birkaç ülkeye bağımlı hale gelmiş durumdadır. Bu yazıda, enerji alanında Türkiye’nin durumu, yapılan enerji kaynağı anlaşmaları, ülkemizin mevcut enerji kaynakları ve enerji politikaları incelenecektir.

Bir ülke için enerji kaynaklarının kesintisiz, güvenilir, ucuz, temiz ve çeşitlendirilmiş kaynaklardan sağlanması ve de verimli bir şekilde kullanılması olmazsa olmazdır. Bugün itibari ile Türkiye’de tüketilen enerjinin %39′u petrolden, %27’si kömürden, %21′i doğal gaz ve %13 de hidroelektrik ve diğer yenilenebilir kaynaklardan karşılanmaktadır. Görüldüğü üzere fosil yakıtların tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de enerji alanında ağırlıkları söz konusudur.


Türkiye’de Durum

Şimdi bu enerji kaynaklarının Türkiye’deki durumunu ve Türkiye’nin hangi enerji kaynağını, hangi ülkeden karşıladığını ele alalım. Petrol kaynağına bakıldığında, 2005 yılı verilerine göre Türkiye 23.5 milyon ton ham petrol ithal etmiş, kendi ham petrol kaynaklarından ise 2.2 milyon ton petrol işleyebilmiştir. Yani mevcut kapasitenin %11.6’sını kendi kaynaklarından karşılamıştır. Türkiye’nin petrol rezervi tartışmalı bir konudur, bazı çevreler Türkiye’de petrolün mevcut olmadığını ileri sürerken, bazı çevreler ise Türkiye’nin petrol zengini olduğunu ileri sürmektedir. Biz bu tartışmalara girmeyeceğiz. Son yıllarda ülkemizde petrol arama çalışmaları artış göstermiştir ve bu sevindirici bir gelişmedir, ancak diğer taraftan petrol arama konusunda çıkarılmak istenen yeni “Türk Petrol Kanunu” son derece ilginç maddelere sahip bulunmaktadır. Örneğin eski kanunda devletin petrol hissesi %12.5 iken yeni kanunda bu hisse bazı durumlarda %1′e kadar indirilmiştir. Ayrıca yeni kanunda devlet hissesinin %50’sinin üretim yapılan ilin İl Özel İdaresi’ne bırakılması hükmü Türkiye’nin üniter devlet yapısı ile bağdaşmamaktadır. Bu durum merkezi yönetimin zayıflamasına neden olacaktır.

Doğalgaz alanında da durum son derece ilginçtir. 2006 yılında Türkiye’de 30.83 milyar metre küp gaz tüketilmiş bu oranın %64′ü sadece Rusya’dan karşılanmıştır. Bir enerji kaynağında sadece bir ülkeden bu oranda alım yapmak adeta o ülkeye bağımlı hale gelmektir. Bu durum son derece sakıncalı sonuçların doğmasına neden olabilir. Başlangıçta dediğimiz gibi ülkeler enerji kaynaklarını çeşitlendirmiş olmalıdırlar. Söz gelimi yarın bir gün Rusya ile aramızın açılması ve Rusya’nın gazı kesmesi ile son derece zor durumda kalabiliriz. Bu duruma, geçtiğimiz kış Rusya’nın Ukrayna ile düştüğü anlaşmazlık ve bunun sonucu Ukrayna’ya gaz satışını kesmesi, Ukrayna’nın da Avrupa’ya gaz sağlayan borulardan kendisi için gaz alımı yapmasıyla ortaya çıkan ve tüm Avrupa’yı etkileyen gaz krizi örnek olarak gösterilebilir.

Üstelik Rusya ile yapılan enerji anlaşmaları da ayrıca gariplik göstermektedir. Maalesef yapılan gaz alım anlaşmalarında Türkiye ihtiyacı olandan fazla gaz alımı için imza atmıştır. Örneğin Rusya ile imzalanan Mavi Akım anlaşmasında Türkiye yılda 16 milyar metre küp gaz almayı taahhüt etmiştir, oysa bu oran Türkiye’nin kullanabileceğinden yüksektir. Ayrıca İran ile ile yapılan gaz anlaşmasında yer alan ve kamu oyunda “Allah’ın İşi” adıyla bilinen “Acts of God” isimli bir madde de son derece ilgi çekicidir. Bu madde İran’ın çok zorlayıcı durumlarda gazı kesebileceğini belirtmektedir. Söz gelimi çok büyük ölçekli bir deprem sonrasında İran bu madde gereği gaz akışını kısabilir ya da kesebilir, ancak geçtiğimiz kış görülmüştür ki İran en ufak bir gelişmeyi bile (hava sıcaklığının düşmesini öne sürmüştür) bahane ederek bu maddeyi öne sürüp gaz akışını kısmakta ve hatta kesmektedir. Ayrıca ABD, İran ile yaşadığı sorunlar nedeniyle Türkiye’den, İran’dan gaz alımını kesmesini istemektedir. Bu da ayrıca can sıkıcı bir gelişmedir. Rusya ve İran dışında doğalgaz aldığımız diğer ülkeler ise Nijerya ve Cezayir’dir.

Hidroelektrik konusunda Türkiye’nin potansiyeli 125-130 milyar kilowatt saat/yıl olarak hesaplanmıştır. Ancak ülkemiz bu potansiyelinin sadece 3/1′ini kullanabilmektedir. Linyit kaynakları konusunda da durum benzerlik göstermektedir. Linyit rezervlerimiz 8.1 milyar ton, taş kömürü rezervimiz ise 1.1 milyar tondur. Ama bu rezervlerimizin de 3/2’si halen devreye sokulmamıştır. Hidroelektrik ve linyit konusunda durumun bu şekilde olmasının nedeni, “al ya da öde” koşullu gaz anlaşmalarıyla, doğal gaz ile çalışan “Yap-İşlet” ve “Yap-İşlet-Devret” modeliyle yapılmış olan ve yüksek maliyetle elektrik üreten santrallere verilmiş olan satın alma garantileridir. Bu santraller 12 cent/kwh maliyetinde elektrik üretmekteyken, kamu santralleri 5 cent/kwh maliyetinde üretim yapmakta, ancak verilen garantiler nedeniyle özel santrallerden alım yapıldığı için kamu santralleri düşük verimlilikle çalıştırılmaktadır.

Yine ülkemiz güneş ve rüzgar enerjisi konusunda da şanslı bir konumda bulunmaktadır, ama ne yazık ki bu alanlarda da yeterli ilgi ve çalışma yoktur.

Üstelik ülkemiz enerji kaynaklarında dışa bağımlı olmasına rağmen, ürettiği enerjiyi de verimli bir şekilde kullanamamakta ve bu durum ülkemize ikinci bir yük getirmektedir. Ayrıca kaçak kullanım da ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Sadece kaçak kullanımın engellenmesi kurulu gücümüzün %35-40 daha fazla etkin olması anlamına gelmektedir.

Türkiye enerji konusunda tüm alternatifleri düşünmek zorundadır, bu çerçevede nükleer enerjinin de ele alınması gereklidir. Her ne kadar Türkiye’de konu Çernobil faciasından hareketle ele alınsa da, nükleer enerji ülkemiz için son derece önemli ve faydalı olacaktır. Üstelik Çenobil’deki reaktör kazasından bu yana bu alandaki güvenlik oldukça gelişmiş ve dünyadaki denetimler de arttırılmıştır.

Ne yapılabilir?

Görüldüğü üzeredir ki ülkemiz enerji konusunda oldukça kuşkulu ve garip gelişmelere sahne olmuştur. Yapılan enerji anlaşmaları maalesef ülkemizden çok yabancı devletlerin yararınadır. Üstelik ülkemiz kendi kaynaklarını da yeterli oranda kullanamamakta, elde ettiği enerjiyi de verimli bir şekilde harcayamadığı gibi kaçak enerji kullanımının da önüne geçememektedir. Tüm bu gelişmelerden sonra ülkemizin, sağlıklı bir enerji politikası geliştirmesi, fosil enerji kaynakları konusunda gerçek potansiyelinin belirlenebilmesi için arama çalışmalarına önem vermesi, kaçak enerji kullanımını mutlaka engellemesi, özel santrallerce üretilen pahalı elektrik yerine kamu santrallerince daha ucuza üretilen elektriğin alımı için hukuk alanında yollar araması, aynı şekilde Rusya ve İran’la olan gaz anlaşmalarında da aleyhimize olan durumun, lehimize çevrilebilmesi için uluslar arası hukuk kurallarınca mücadele vermesi, gaz alımındaki bağımlılıktan kurtulabilmek için gaz alınan ülke sayısı ve gaz alım oranlarında değişiklik yapması ve enerji harcamasında tasarruf sağlanması için çalışmalarda bulunması gerekmektedir.

Enerji son derece önem arz eden bir meseledir ve bu meseleye yaklaşımın da bu önem derecesinde olması gerekir. Artık bu alanda atılan adımlarda bazı kişi ya da grupların değil ülkemizin çıkarları düşünülmelidir.


Kaynaklar:

ASAM, Stratejik Analiz Dergisi Mart 2007 sayısı, Enerji Arz Güvenliği ve Türkiye yazısı.

http://www.ntvmsnbc.com/news/396130.asp , Doğalgaz’da “Allah’ın İşi” Tartışması

http://www.enerji.gov.tr/

http://www.turkhukuksitesi.com/makale_526.htm , 5574 Sayılı Türk Petrol Kanunu’nun İncelemesi


Abdulkerim Aydın






E=mc²’den Nükleer Savaşın Eşiğine

31 03 2007

nükleer patlama anı

Ardı arkası kesilmeyen savaşlar, bu savaşlarda kullanılması için üretilen silahlar ve bu silahların geldiği en korkunç nokta: Nükleer Silah.

İnsanoğlunun nükleer silah serüveni 1905 yılında Albert Einstein’ın bulduğu E=mc² yani kütle ile enerji eşdeğerdir formülü ile başladı. Bu formül nükleer enerjinin mümkün olduğunu belirtiyordu. Nükleer enerji az miktarda kaynaktan yüksek oranda verimlilik sağlamaktaydı, ancak bir kaza sonucu bu enerji kaynağı aynı anda binlerce kişiyi öldürebilecek kadar enerjiyi de açığa çıkarabiliyordu. Bu durumu fark eden insanoğlu nükleer silah çağını başlatacaktı.

Nükleer silah dönemine geçmeden önce nükleer enerjiyi daha iyi tanımakta fayda var. Nükleer enerji ağır radyoaktif (Uranyum gibi) atomların bir nötronun çarpması ile daha küçük atomlara bölünmesi veya hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları oluşturması sonucu ortaya çıkan büyük enerjidir. Dünya üzerinde ilk nükleer reaktör 1942 yılında ABD’nin Illinois kentinde yapılmıştır.

Bugün nükleer silah sahibi olan ülkeler ise ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Çin, İsrail, Pakistan, Kuzey Kore ve Hindistan’dır.

Dünyadaki ilk nükleer silahı da 1945 yılında ABD yaptı. Silahın yapımından bir ay sonra ABD Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine ilk atom bombalarını attı. ABD’nin bu bombaları atmasında gösterdiği amacı II. Dünya Savaşını sona erdirmek ve daha fazla insanın ölümünü engellemekti. Oysa atılan atom bombaları sadece patlama anında 120.000 kişinin ve daha sonraki süreçte gösterdiği etkileri ile on binlerce insanın daha ölümüne neden oldu. Üstelik ölen insanlar sivillerdi. Şüphesiz ki Hiroşima ve Nagazaki nükleer silahların ne kadar yok edici olabileceklerinin en büyük örnekleridir. Uzun yıllar sonra Hiroşima’nın bombalanmasının yıl dönümünde yapılan bir röportajda Hiroşima’ya bombayı atan askerlere, bu bombayı atmaktan ve on binlerce insanın ölümüne neden olmaktan pişmanlık duyup duymadıkları sorulacak, ancak askerlerden sadece bir tanesi yaptığı şeyden ötürü pişman olduğunu söyleyecekti.

1949’a kadar ABD nükleer silaha sahip olan tek ülkeydi, ancak 1949 yılında Sovyetler Birliği de ilk nükleer silah denemesini yapacak, 1961 yılında ise o güne kadar yapılmış olan en güçlü bombayı üretecekti. Bu bombanın gücü II. Dünya Savaşında patlayan tüm bombaların toplam gücünden fazlaydı. Bundan sonraki süreçte iki süper güç arasında bir nükleer silah yarışı yaşanacak ve en onunda Soğuk Savaş döneminin en büyük ve en son krizi patlak verecekti. Sovyetler Birliği Küba’ya nükleer füzeler yerleştirmiş, bu durumu fark eden ABD 22 ekim 1962’de Sovyetler Birliği’nden Küba’daki füzelerini, buna karşılık olarak da Sovyetler ABD’den Türkiye’deki füzelerini çekmesini istemişti. Devam eden 6 gün boyunca dünya nükleer bir savaşın eşiğine geldi. Bu dönemde yaşanacak bir nükleer savaş yalnızca bu iki ülke ve yandaşları için değil tüm dünya için büyük bir felaket olacaktı. Sadece savaş esnasında milyonlarca, uzun vadede ise milyarlarca insan ölecekti. Durumun ne boyutlara varabileceğinin farkına varan taraflar sonunda karşılıklı olarak geri adım atarak krizi sona erdirdiler.

Bu iki süper gücün dışında, 1963 yılında Çin, 1974 yılında ise Hindistan ilk nükleer silah denemelerini gerçekleştirdiler. 1995’te Çin ve Fransa, 1998’de ise Pakistan ve Hindistan yine nükleer denemelerde bulundular.

Son dönemde ise uluslar arası arenada nükleer silahlanma konusunda Kuzey Kore ve İran krizleri yaşanıyor. Ancak iki kriz arasında bazı farklılıklar mevcut. Öncelikle Kuzey Kore nükleer silah sahibi olduğunu belirtiyor ve bunu bir tehdit unsuru olarak kullanıyor. Oysa İran henüz nükleer silah sahibi değil, ancak bu yönde çalışmalar yapmakla suçlanılıyor. İki kriz arasındaki ortak yön ise iki ülkenin de nükleer çalışmalarının vaktince ABD tarafından desteklenmiş olmasına karşın, bugün yine ABD tarafından iki ülkenin de şer ekseni içersinde gösterilmeleri. Bu iki ülkenin nükleer tarihçeleri ise şöyle.

Kuzey Kore: K.Kore 1993 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan (NTP) çekildiğini açıklaması ile başlayan süreç 1994 yılında K.Kore ve ABD’nin, Kore’nin nükleer silah programını dondurması karşılığında iki adet elektrik enerjisi sağlayan nükleer santralin inşa edilmesini öngören bir anlaşmaya varmaları ile ılıman bir havaya büründü. K.Kore uzun menzilli füze denemelerini donduracağının güvencesini verirken ABD ise K.Kore’ye karşı gerçekleştirilen ekonomik yaptırımları gevşettiğini açıkladı. Ancak 2000 yılına gelindiğinde daha önce anlaşması yapılmış olan elektrik santralleri halen inşa edilmemişti. K.Kore, santrallerin inşa edilmemesinden kaynaklanan elektrik kaybının ABD tarafından karşılanmaması durumunda, yeniden nükleer programını başlatacağını açıkladı. Ancak 2001 yılı Ocak ayında Bush Kuzey Kore, İran ve Irak’ı “şer ekseni” olarak tanımladı, bunun üzerine K.Kore de, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) müfettişlerini ülkesinden çıkarıp nükleer tesislerde yerleştirmiş oldukları denetleyici araçları yerlerinden söktü, ardından da karadan-denize füze sistemini Japon denizinde denedi. 2004 yılına gelindiğinde Eylül ayında gerçekleştirilmesi öngörülen alt-ulus görüşmeleri, ABD ve K.Kore’nin birbirini suçlamasından dolayı ileri bir tarihe ertelendi. 2005 yılında yapılan toplantı da tarafların anlaşmazlığı ile sonuçlandı. Daha sonra UAEA Başkanı Muhammed El Baradey K.Kore’nin bulundurduğu nükleer silah programından ötürü İran’dan daha tehlikeli olduğunu, çünkü mevcut nükleer maddeleri ile K.Kore’nin savaşa girme kabiliyetine sahip olduğunu belirtti. K.Kore de yer yer ABD’yi elindeki nükller silahlarla tehdit etmekten geri kalmadı.

İran: 1960 yılında ABD Sovyetler Birliğine karşın İran’ın bölgede bir nükleer güç olmasını istiyordu. Bunun için İran’ı nükleer alanda desteklemeye başladı ve İran 1968’de NTP’yi imzalayarak barışçıl amaçlarla nükleer faaliyetlerde bulunma hakkını elde etti. Ancak 1979 devrimi ile İran ve ABD iki düşman taraf olacak ve ABD’nin İran’a karşı olan tavrı değiştirecekti. UAEA 2003 yılında İran’da zenginleştirilmiş uranyuma rastladıklarını açıkladı. Bu, nükleer silah geliştirilmeye çalışıldığı anlamını içeriyordu. Hemen ardından ABD İran’ın NTP’yi ihlal ettiğini ve BM Güvenlik Konseyine gönderilmesi gerektiğini belitti. Bunun üzerine İngiltere, Almanya ve Fransa, İran’a tüm uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması çağrısında bulundular. İran geçici olarak bu çağrıyı kabul etse de 2005 yılında yeniden zenginleştirme faaliyetlerine başladı. Daha sonra olaya Rusya ve Çin de karışacak, Rusya arabuluculuk yapmak istese de bu İran tarafından reddedilecekti. ABD her ne kadar İran’ı Güvenlik Konseyi’ne göndermek ve buradan bağlayıcı bir karar çıkartmak istese de Çin ve Rusya kişisel çıkarları nedeniyle buna karşı çıktılar ve İran da Güvenlik Konseyi’nden bir karar çıksa dahi çalışmalarını sürdüreceğini bildirdi.

Bilinmelidir ki nükleer silah geliştirmenin, ya da nükleer silaha sahip olmanın hiçbir haklı yanı veya mazereti olamaz. Çünkü nükleer silah ile yapılacak olan bir saldırı da hedef karşı tarafın askeri gücü değil sivil vatandaşları olacaktır. Nükleer silahlar oluşturdukları etki ile hem insanlığa hem de doğaya ağır hasar vermektedirler ve yapılış amaçları da kitleleri imha etmektir. Üstelik 1945 yılından bu yana bu alanda yapılan çalışmalarla nükleer silahların yok edici etkileri daha da artmıştır. Her ne kadar nükleer silah alnındaki faaliyetlerin yasaklanması yönünde uluslar arası antlaşmalar yapılsa da halen yeterli adımlar atılmamıştır. Sanırım Hiroşima’ya atom bombasını atmaktan pişmanlık duyan askerin şu anısı nükleer silahlar konusunu en iyi şekilde özetleyecektir: “Bomba patladıktan sonra etkiyi gözlemlemek için şehrin üzerinde dolaşıp şehri dürbünlerle tarıyorduk. O esnada şehirde sağlam kalabilen binalardan biri olan bir hastanenin duvarında bir iz gördüm. Bu bomba patladığı esnada orada olan bir insanın patlamanın etkisi ile yanması sonucu duvarda oluşturduğu bir izdi. Bir insanın izi. Yanarak yok olan bir insanın.“

 

 

 

KAYNAKLAR

http://www.angelfire.com/scifi/nuclear220/sec111.htm

http://tr.wikipedia.org/wiki/Nükleer_enerji

http://www.sabah.com.tr/ozel/nukleer1929/dosya_1929.html

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzey_Kore

http://www.tgrthaber.com.tr/section_view.aspx?guid=c0974d4e-7f37-44b3-8b17-6d23e8959b8c

 





Ortadoğu; Küresel Güçlerin Satranç Tahtası

25 03 2007

orta.jpg

Ortadoğu; uygarlığın doğduğu, çok sayıda kültürü içinde barındıran, ancak çatışma ve savaşların eksik olmadığı coğrafya. Peki, nedir Ortadoğu?
Ortadoğu kavramı, Batı’nın ve ABD’nin, Osmanlı Imparatorluğu’nun Avrupa ve Kuzey Afrika dışında kalan toprakları için kullandıkları bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. Coğrafi olarak Ortadoğu, Türkiye, Suriye, Mısır, Iran, İsrail, Lübnan, Suudi Arabistan, İrak, Libya, Sudan, Ürdün, Kuveyt, Kıbrıs Adası, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Yemen ve Filistin’i içine alan bölgedir.
Üç sernavi din olan, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet bu coğrafyada doğmuştur ve Ortadoğu, bu üç dincee de kutsal Kabuledilen toprakları içinde barındırmaktadır. tarihte de, bu kutsal topraklar için yine bu üçdinin mensupları arasında pek çok savaşlar gerçekleşmiştir. Uğruna en çok savaşılan yer ise Kudüs’tür. Öyle ki Kudüs için Hıristiyanlar 8 Haçlı Seferi düzenlemişlerdir. Günümüzde ise, İsrail’in Kudüs’teki Mescidi Aksa Camisi’ni yıkıp yerine Süleyman Mabedi’ni yapma planı söz konusu. Bu da gelecekte Kudüs çevresinde, zaten var olan Müslüman- Yahudi çatışmalarını daha da arttıracaktır. Bölgede üç dinin mensuplarının nüfus oranları ise şu şekildedir; Müslümanların nüfusu 292 milyon, Hıristiyanların nüfusu 12 milyon ve Yahudilerin nüfusu ise 5 milyon.
Bu coğrafya için her zaman stratejik öneme sahip olduğu vurgulanmış ve bu coğrafyadan savaş eksik olmamıştir. Özellikle, bölgede uzunca bir süre hakimiyet kuran Osmanlı imparatorluğu’nun zayıflamasının ardından bölge dönemim üstün güçlerinin paylaşamadıkları bir alan haline gelmiş ve bu güçler, bölgenin kontrolünü ellerine geçirebilmek için buradaki toplulukları istedikleri gibi yönlendirmişlerdir. Bunun için de dil, din, ırk gibi farklılıkları ileri sürmüşler ve yüzyıllarca beraber yaşayabilmiş bu insanları bir birlerine düşürmüşlerdir. 1. Dünya Savaşı’ndan günümüze değin de bölgede savaş eksik olmamıştır. Arap devletleri (Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve Mısır.) ile İsrail arasındaki savaşlar, Irak-Iran Savaşı, Irak’ın Kuveyt’e girmesi ve bunun ardından gelen Körfez Savaşı, İsrail-Filistin mücadelesi, bölgedeki etnik gruplar arasında meydana gelen onlarca çatışma ve yine ABD’nin Irak’ı işgali bölgeye huzurun gelmesini engellemiştir.
Ortadoğu öyle bir coğrafyadır ki, eğer bir güç dünyayı yönetmek istiyorsa bu coğrafyaya fiilen hakim olmalı, fiilen hakim olamıyorsa da bu coğrafyada güçlü bir devletin bulunmasını engellemelidir. Peki, bu coğrafyayı bu kadar önemli yapan özellikleri nelerdir?
Ortadoğu coğrafi konumu itibarı le Asya, Avrua ve Afrika kıtalarının birleştiği noktada bulunmaktadır. Yani bu üç kıta arasındaki gecişler bu bölgeden sağlanmakta. Bunun yanı sıra stratejik öneme sahip Süveyş kanalı, İstanbul, Çanakkale ve Hümüz Boğazları Ortadoğu’dadır. Süveyş Kanalı; Cebelitarık Boğazı, Kızıl Deniz, Basra Körfezi ve Basra Körfezindeki Hümüz Boğazı için çok önemli bir geçit konumundadır. Aynı şekilde İstanbul ve Çanakkale Boğazları da Karadeniz’i dış denizlere bağlayan tek su geçitleridir. Türk boğazları Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Gürcistanı Akdeniz üzerinden sıcak denizlere bağlarken, Rusya’yı sıcak denizlere ulaştıran en kestirme yollar da bu boğazlardır. Hümüz boğazı ise bölgeden geçen deniz yollarını, Basra Körfezi üzerinden dünyanın en zengin petrol rezervlerine ulaştırır. Ayrıca Ortadoğu Bölgesi; Asya, Avrupa ve Afrika arasında uzanan kara, demir ve hava yollarının kesiştiği, şu anda dünya için en önemli enerji kaynağı olan petrolün %65,3′ünün, yine son derece önemli bir enerji kaynağı olan doğalgazın %36,1′inin ve bor madenin büyük bir kısmının bulunduğu, bu enerji kaynaklarının diğer devletlere ulaşmasını sağlayan boru hatlarının geçtiği bölgedir. Geçmiş dönemde ise bölge tarihin en önemli ticaret yollarından ikisi olan İpek ve Baharat yollarının üzerinde bulunması nedeniyle ayrıca öneme sahipti.
Görüldüğü üzere günümüzün en önemli enerjt kaynağı olan petrolün 2/3′ü bu bölgede bulunmaktadır. Bugün ABD, Avrupa devletleri ve Japonya petrol ihtiyacının %60′ını Ortadoğu’dan sağlamakta. Petrol kaynaklarını, elinde bulunan hammadde kaynakları ile birleştirebilen ülkeler, kendilerini güçlendirirken rakip devletleri de aynı oranda zayıflatmış olurlar.
İşte tüm bu özelliklerinden dolayıdır ki İngiltere, Fransa, ABD ve Sovyetler Birliği (günümüzde de Rusya) Ortadoğu’yu kontrol edebilmek için mücadele etmişler ve bugünde bu amaç doğrultusunda mücadele etmektedirler. ABD, Irak’a girip bu ülkeyi ve dolayısı ile buradaki petrol kaynaklarını kontrolü altına alarak mücadeleyi kısmen de olsa kazanmıştır. Ancak ABD’nin bölge için çok daha büyük bir planı söz konusu; BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi. Bu proje kısaca, Ortadoğu’daki ve Ortadoğu çevresindeki ülkelere ABD tarafından demokrasi ihracının yapılması üzerinedir. ABD bu proje sayesinde bölgeye demokrasi ve huzurun geleceğini ve bölge ülkelerinden bazılarının desteklediği terörün de ortadan kalkacağını iddia etmektedir. Ancak ABD’nin barış, huzur ve teröre darbe vurmak için girdiği Irak’ta bugün huzur ve barışın kalmamış olması, terörün ise giderek artması son derece ilginçtir. Büyük Ortadoğu Projesi ülkemizde tartışıldı ve tartışılmaya da devam ediyor. Projede Türkiye’nin önemi büyük, çünkü Türkiye diğer ülkelere demokrasi ihracı için yardımcı ve örnek olacak ülke konumunda bulunuyor. Ulkemizde ise BOP konusunda farklı görüşler söz konusu. Bunlardan biri Türkiye’nin, bu fırsatı kaçırmamasını, bölgenin şekillenmesinde söz sahibi olabilmesi ve menfaatlerini koruması için BOP’un içinde yer alması gerektiğini belirtiyor. Diğer bir görüş ise Türkiye’nin kesinlikle bu projeye dahil olmamasını, çünkü projenin aslında bölgeyi özgürleştirmek yerine bölgedeki ABD hakimiyetini daha da artırmak için bir yöntem olduğunu ve Türkiye’nin projeye dahil olmasının Türkiye’ye yarardan çok zarar vereceğini ileri sürüyor. Projenin aslında Israil’in hayalini kurduğu Büyük İsrail Devletini gerçekleştirmek için ortaya konduğu yönünde düşünceler de mevcut. Bilindiği gibi Yahudilik inancına göre Ortadoğu içinde buiunan bazı topraklar (ki bu toprakların içinde Türkiye’nin güneydoğu kesimi de yer almaktadır.) Tanrı tarafından Israiloğulları’na vaat edilmiştir. 1948 yılında da bu toprakların bir kısmında İsrail devletı kurulmuştur. İşte bu düşünce, İsrail’in bu proje sayesinde vaat edildiğine inanılan diğer topraklara da hakim olmasının sağlanacağı yönünde.
Peki, neden BOP için İsrail değil de Türkiye düşünülüyor? İsrail’in Batı ile ilişkileri son derece iyi ancak Yahudi bir devlet. Türkiye ise halkının nerede ise tamamının Müslüman olması, demokrasi ile yönetilmesi ve ABD’nin müttefiki olması nedeniyle BOP için biçilmiş kaftan gibidir.
Türkiye, Ortadoğu’da her zaman için önemli bir ülke olmuştur. Ancak bilindiği üzere Türkiye yıllardır terörle boğuşmaktadır ve bu mücadelesinde hep yalnız kalmıştır. Bu durumun nedeni sonradan anlaşılacaktır. Ancak sadece terör de değil, Türkiye yıllar boyunca ardı arkası kesilmeyen sorunlarla boğuşmak zorunda kalmıştır.
Terör gruplarında ortaya önce ASALA terör örgütü çıkmıştır. Bu terör örgütünün amacı Birleşik Ermenistan’ı kurmaktı. Örgüt özellikle 1973-1985 döneminde Türkiye ve Türk vatandaşlarına karşı terörist saldırılarda bulundu. Ancak örgütün İsrail, Sovyetler Birliği, Suriye, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesiminden, silah ve daha bir sürü konuda yardım aldığı sonradan anlaşılmıştır. ASALA terör örgütünün ortadan kalkmasından sonra bu kez de Pkk terör örgütü sahne almıştır. Amacı Türkiye’nin güney ve doğu kesimini, Irak’ın ve Suriye’nin ise kuzey kesimlerini içine alan bölgede bir Kürt devleti kurmaktır. Bilindiği gibi örgüt bir duraklama döneminin ardından kısa bir süre önce yine eylemlerine başlamış/başlattırılmıştır.
Bölücü başının yakalanıp yargılanmasından sonra bu örgüte de Yunanistan, Almanya, Belçika, Fransa, Kıbrıs Rum Kesimi ve daha pek çok Batı ülkesinin destek verdiği öğrenilmiştir. Görüldüğü üzere bu iki terör örgütüne de destek verenler Türkiye’nin komşuları ve günümüz güç odaklarıdır. Bunun nedeni açıktır. Bu ülkeler, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına sahip, Ortadoğu petrol ve doğalgazına bu kadar yakın, bor kaynağının büyük kısmına sahip Türkiye’nin Ortadoğu’da güçlü bir devlet olarak kalmasını istememektedirler, çünkü bu çıkarları ile
uyuşmamaktadır.
Ortadoğu üzerinde oynanan onlarca oyunla satranç tahtasını andıran bir bölge olmuştur. Türkiye de bu coğrafyada var olduğu müddetçe güç odaklarının hedefinde olmaya devam edecektir. İşte bu nedenle Türkiye son derece dikkatli politikalar izlemeli, dostunu ve düşmanı iyi tanımalı, Türkiye’de yaşayan, Türkiye’yi kendi vatanı, Türk milletini kendi milleti, Türk bayrağını kendi bayrağı sayan herkesi geçmişte ve bugün olduğu gibi gelecekte de kucaklamalı ve onların refah ve mutlulukları için tüm olanaklarını seferber etmelidir. Küresel güçlerin tüm oyunlarına rağmen Türkiye bunları başarabilirse istediği yere gelebilir.

Abdulkerim Aydın





Değerlendiril(E)meyen Maden: BOR

23 03 2007

Deterjandan, uzay mekiğine kadar her alanda kullanılabilen ve sık sık Türkeye’nin gündemini meşgul eden madendir bor. Üzerine bir çok tartışma yapılmıştır, ancak yine de bor madeni hakkında çok az şey bilinir.
Bor nedir, nerelerde bulunur, ne şekilde kullanılır, ne kadar önemlidir ve Türkiye bu madeni ne kadar iyi bir şekilde değerlendirebilmektedir? Bu ve benzeri sorular çerçevesinde bor madenini daha yakından tanıyacağız.
Öncelikle bor, sert bir yapıya sahip, dayanıklı ve siyahımsı kahverengindeki bir madendir. Bor, doğada asla saf halde bulunmaz. Sadece, oksijenle birleşmiş olarak borikasit, boraks, kolemanit ve kernit gibi tuzlar halinde bulunmaktadır. Tuz haliyle bulunması nedeniyle de topraktan çıkarıldığında beyaz görülür.


Türkiye’de Balıkesir, Bursa, Kütahya ve Eskişehir’de çıkarılmaktadır. Dünyada ise Türkiye dışında ABD, Rusya, Çin, Kazakistan, Arjantin, Bolivya, Peru ve Şili bor kaynağına sahip olan ülkelerdir. Görüldüğü üzere dünyada 9 ülkede bor madeni bulunmaktadır, ancak Türkiye %70′lik oran ile diğer 8 ülkenin tamamından daha fazla bor kaynağına sahiptir. Bor madeninin kullanıldığı çok sayıda alan vardır. Bordan, tarım alanında bitkilere besin maddesi üretiminde, dayanıklı bina yapımında, temizlik sektöründe, ahşabın korunmasında, ısıya dayanıklı giysi üretiminde, araçlar için antifiriz üretiminde, atık temizleme alanında, fotoğrafçılıkta, patlayıcı madde üretiminde, pek çok elektronik cihazda, roket yakıtı üretiminde ve kanser tedavilerinde yararlanılmaktadır. Ancak beklide en ilgi çekici kullanım alanı bor ile üretilen hücre yakıtlarıdır. Hücre yakıtları bor madeni katkısı ile üretilen yakıtlardır ve ulaşım araçlarında kullanılarak, petrole olan bağımlılığın azaltılması ve çevre kirliliğinin önüne geçilmesi düşünülmektedir. Bu alanda çalışmalar sürmektedir. Ancak Türkiye için bu projenin bir başka önemli yanı olarak, proje sayesinde Türkiye’deki bor madenin değerinin artacağı ve Türkiye’nin bundan büyük kazanç sağlayacağı düşünülmektedir. Oysa gerçek bu şekilde değildir. Çünkü hücre yakıt üretimi için gerekli olan bor miktarı rahatlıkla deniz suyundan da temin edilebilir. Yazının başında bor madenin doğada asla saf halde bulunmadığını belirtmiştim. Deniz suyunda da belirli miktarda bor bulunmaktadır ve bu bor ayrıştırıldığı takdirde rahatlıkla hücre yakıt üretiminde kullanılabilir. Bu kapsamda Japonya da deniz suyundan bor elde etme çalışmalarına başlamıştır. İşte bu nedenledir ki petrolden bor katkılı yakıtlara geçiş yaşansa bile Türkiye’deki bor madenine olan talep pek fazla artmayacaktır.
Oysa bor madeni 250′ye yakın kullanım alanı ile zaten ekonomik açıdan oldukça önemli bir madendir. Türkiye’nin de bor madeni konusunda asıl düşünmesi gereken, bu kadar geniş kullanım alanına sahip olan bu madenin nasıl en iyi şekilde değerlendirilebileceği olmalıdır.
Dünya bor piyasasına geçmeden önce bor madenin iddia edildiği gibi stratejik bir maden olup olmadığı konusuna değinmek istiyorum.
1958-1961 yılları aralığında ABD ve NATO tarafından bor stratejik maden olarak kabul edilmiş ve Sosyalist Blok ülkelerine satılması yasaklanmıştır. Ancak 1963 yılına gelindiğinde NATO bor madeninin askeri açıdan stratejik bir maden olmadığına karar vererek, bu madeni askeri stratejik madenler listesinden çıkartmıştır. Bir madenin stratejik öneme sahip olabilmesi için, o madenin ülke savunması ve ekonomisi için hayati önem arz etmesi ve talep halinde güvenilir kaynaklardan istenilen miktarda temininin zor olması gerekmektedir. Bu çerçevede bor madeni Türkiye için stratejik bir maden değildir. Ancak bor kaynağına sahip olmayan ülkeler için stratejik bir maden olabilir.
Peki Türkiye mevcut bor kaynaklarını istenilen düzeyde kullanabilmekte midir? Türkiye’de bulunan bor madenleri 1978 yılında çıkartılan 2172 sayılı kanun kapsamında Eti Bank tasarrufuna bırakılmıştır. Bu tarihten itibaren de bor madeni alanındaki çalışmalar önceki yıllara göre artış göstermiş ve Eti Holding AŞ, Dünya Bor Piyasası’ndaki ikinci şirket haline gelmiştir. Birinci ise bir Amerikan şirketi olan US Borax’tır.
Ancak Eti Holding’in bor rezervi yönünden bu kadar avantajlı olmasına rağmen bor piyasasında üstünlük gösteremediği ve mevcut pazardaki payının sadece %7 olduğu öne sürülmekte, Eti Holding ise pazar payının %36’sına sahip olduğunu belirtirken ihracat gelirlerini de şu şekilde bildirmektedir: “1978′de 83 milyon ABD Doları olan ülkemiz bor ihracat gelirleri, sonraki yıllarda sürekli artarak 2002 yılında 186 milyon ABD Doları, 2003 yılında 207 milyon ABD Doları, 2004 yılında ise 252 milyon ABD Doları olarak gerçekleşmiştir.” Oysa 2004 yılında Eti Holding ton olarak dünya üretiminin %33′ünü karşılarken, US Borax ise %27’sini karşılamış, ancak aynı yıl US Borax 626 milyon dolar kazanırken, Eti Holding ise sadece 252 milyon dolar gelir elde etmiştir ve bu oranlar mevcut rezervler göz önüne alındığında oldukça düşündürücüdür. Peki ama Eti Holding’in pazar payının bu kadar düşük olmasının nedenleri nelerdir?
Öncelikle Türkiye’de bor alanında yıllar yılı yeterli yatırımlar yapılmamış ve bor madeninin işlenmesi ve bu şekilde satılması sağlanamamıştır.
Pazarlama alanında yeterli girişimlerde bulunulamamış ve pazar payı arttırılamamıştır. Ve maalesef ki Türkiye bor madeni konusunda sağlıklı bir politika geliştirememiştir.
Eti Holding’in bir numaralı rakibi olan US Borax asla ham bor satışı yapmamakta, bunun yerine bor madenini işleyip, bu işlenmiş ürünleri satışa sunmaktadır. Oysa Eti Holding piyasaya ham bor satışı yapmakta ve bu satış politikası ile 20′ye yakın ülkede bor sanayi tesislerinin kurulmasına zemin hazırlamaktadır. Satılan ham borları özellikle Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya satın almaktadır. Yani bir nevi Türkiye sanayileşmiş ülkelere ham madde sağlayan bir ülke konumundadır. Sattığımız bor madeni bu ülkelerde işlenildikten sonra pazara sunulmakta ve Eti Holding’in ürettiği ürünlere rakip olmaktadır.
Ülkemizdeki madenlerin diğer ülkelere ham olarak satılması, katma değer yaratma potansiyelleri çok yüksek olan bu kaynakların israf edilmekte olduğu anlamına gelmektedir. Bu kaynakların işlenerek mamul hale getirilmesi; istihdam, katma değer, ülke ve kamu yararı açısından hayati önem taşır. Toprak altındaki rezervin büyüklüğü bir anlam ifade etmez. Önemli olan bunu çıkarmak, işlemek ve değerlendirmektir. Örneğin ABD’deki bor rezervinin az olması, bu ülkenin bor piyasasındaki ağırlığını etkilememektedir.
Üstelik Eti Holding’in, bugün Türk sanayicisine bor madeni satmadığı, bor madenlerinin 2001′den önce, yurtdışına 140, Türk sanayicisine ise 240 dolara satıldığı, bu nedenle Türkiye’de bor sanayisi kurulamadığı, kurulan fabrikaların da kapatılmak zorunda kaldığı ve artık, Türk borlarıyla Yunanistan’da boraks üretilebildiği, ancak Türkiye’de üretilemediği iddia edilmekte. Ancak Eti Holding bunu da yalanlamakta ve yurt içi satış fiyatlarının yurt dışına oranla daha uygun olduğunu belirtmektedir.
Buraya kadar gördük ki, bor madeni konusu oldukça karışıktır, ancak kesin olan şudur ki Türkiye bor madenini yeterince iyi şekilde değerlendirememektedir. Madenlerimiz bizim öz kaynaklarımızdır ve ülke için en iyi şekilde kullanılmaları gerekmektedir. Bor madeninin işlenerek satılabilmesi için gereken teknoloji elde edilip, iyi bir pazarlama politikası geliştirilebilir ve bu politika düzgün bir şekilde uygulanabilirse bor Türkiye için oldukça önemli bir gelir kaynağı olacaktır. Aksi halde Türkiye sanayileşmiş ülkelere ham madde sağlayan, elindeki kullanım alanı bu kadar geniş ve rezerv yönünden bu kadar büyük olan bor madenini değerlendiremeyen bir ülke olmaya devam edecektir.

Abdulkerim Aydın





Ülkeler ve Liderler

14 03 2007

ABD Bayrağı

Resmi imge

Amerika Birleşik Devletleri

Başkenti: Washington DC

Yönetim Biçimi: Federal Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: George Walker Bush

Rusya Bayrağı Rusya Arması

Rusya Federasyonu

Başkenti: Moskova

Yönetim Biçimi: Federasyon

Şu Anki Lideri: Vladimir Putin

Çin bayrağıÇin devlet forsu

Çin Halk Cumhuriyeti

Başkenti: Pekin

Yönetim Biçimi: Sosyalist Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Hu Jintao

Birleşik Krallık bayrağı Birleşik Krallık arması


Büyük Britanya ve Kezey İrlanda Birleşik Krallığı

Başkenti: Londra

Yönetim Biçimi: Anayasal Monarşi

Şu Anki Lider: Tony Blair.

Fransa BayrağıFransa Amblem

Fransa Cumhuriyeti

Başkenti: Paris

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Jarques Chirac

Alman bayrağı Almanya arması

Federal Almanya Cumhuriyeti

Başkenti: Berlin

Yönetim Biçimi: Federal Cumhuriyet.

Şu Anki Lideri: Angela Merkel.
Danimarka bayrağı Danimarka arması

Danimarka Krallığı

Başkenti: Kopenhag

Yönetim Biçimi: Anayasal Monarşi

Şu Anki Lideri: Anders Fogh

Hollanda bayrağı Hollanda krallık arması

Hollanda Krallığı

Başkenti: Amsterdam

Yönetim Biçimi: Anayasal Monarşi

Şu Anki Lideri: Jan Peter Balkanende

İsviçre Bayrağıİsviçre arması

İsviçre Konfederasyonu

Başkenti: Bern

Yönetim Biçimi: Federal Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Moritz Leuenberger

İtalya Bayrağıİtalya Amblem

İtalya Cumhuriyeti

Başkenti: Roma

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Romano Prodi

Bayrak Amblem

Yunanistan Cumhuriyeti

Başkenti: Atina

Yönetim Biçimi: Parlamenter Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Kostas Karamanlis

Ermenistan bayrağı Ermenistan arması

Ermenistan Cumhuriyeti

Başkenti: Erivan

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Robet Koçaryan
Hindistan bayrağı Amblemi

Hindistan Cumhuriyeti

Başkenti: Yeni Delhi

Yönetim Biçimi: Federal Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Manmohan Singh

İran İslam Cumhuriyeti

Başkenti: Tahra

Yönetim Biçimi: Şeriat Cumhuriyeti

Şu Anki Lideri: Mahmud Ahmadinejad

İsrail bayrağı İsrail arması

İsrail

Başkenti: Tel Aviv

Yönetim Biçimi: Parlamenter Demokrasi

Şu Anki Lideri: Ehud Olmert
İngiltere bayrağı İngiltere arması

Japonya

Başkenti: Tokyo

Yönetim Biçimi: Anayasal Monarşi ve Parlamenter Demokrasi
Şu Anki Lideri: Junichiro Koizumi

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Başkenti: Pyongyang

Yönetim Biçimi: Otoriter Sosyalist Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Kim Yong İl

Arjantin bayrağı Arjantin arması

Arjantin Cumhuriyeti

Başkenti: Buenos Aires

Yönetim Biçimi: Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Néstor Kirchner

Brezilya BayrağıBrezilya arması

Brezilya Federal Cumhuriyeti

Başkenti: Bresilia

Yönetim Biçimi: Federal Cumhuriyet

Şu Anki Lideri: Luiz Inácio Lula da Silva
Avustralya bayrağı Avustralya arması

Avustralya Uluslar Topluluğu

Başkenti: Canberra

Yönetim Biçimi: Federal Parlamenter Demokrasi

Şu Anki Lideri: John Howard